Tagged: avrupa RSS

  • floridian 18:22 on 02 June 2010 Permalink | Reply
    Tags: avrupa, dil okulu, ,   

    İngiltere – Ramsgate 

    Haziran 2000-2001-2002-2003 e kadar olan 4 yazın karışımını elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım. İlk durağımız İngiltere. ’yı en sona bırakıyorum. İstanbuldan THY ile yaptığımız yolculuk 3.5 saat sürdü. Heatrow hava alanına inince arkadaşımdan şöyle bir ses yükseldi “Vay be yerler halıfleks” biz bu lafın üzerine adımları biraz daha hızlı atmak zorunda kaldık.Hava alanından dışarı çıktığımda otobüsümüz bizi beklemekteydi. Tabi bu sırada hava günlük güneşlikti. 5 dakka sonra yağmur bastırınca tüm moralimiz bozuldu ama sonradan öğrendik ki İngilterede hava bir açan bir kapanan cinsten.Bu benim ilk İngiltereye gidişimdi aslında İngilterenin benim için çok ayrı bir yeri var. 4 kere gittiğim için neredeyse harhangi bir caddedeki çöp bidonunun nerede olduğunu bilecek kadar herşey aklımda J. İlk olarak 1 ay Ramsgate’de bulundum. Ramsgate’de Churchill House da dil eğitimi alırken bir çok yeri gezme fırsatı yakaladım. Ramsgate çok güzel bir mimariye sahip ayni zamanda birbirinden farklı restoranlar okyanus kısmına doğru sıralanmış şekilde tabii fiyatlar biraz pahalı. Şehir akşam saat 17:00’de sessizliğe bürünüyor. Sokaklar bomboş yürüyen bir kişi yok. Yürüyenler genelde Türk öğrenciler. Dükkanlar kepenglerini bu saatte kapatıyorlar. Sahile doğru yürüdüğümüzde hayatın burada olduğunu görüyoruz. İnsanlar geceleri publarda fıçılar gidip geliyor. Büyük bir bira tüketimi var bu ülkede abartmadan söylemek gerekirse su ile bira yer değiştirmiş. Neyse pub dan çıkalım artık.

    Havanın güneşli olduğu günler insanlar kendilerini Pegwell Bay plajına atıyor. Çok güzel bir sahili var. Okyanusta 50 metre gidince hala su dizlerimizde tabi fazla ilerlememek lazım malum köpek balıkları harcamasınlar.. Parise gitmek isteyenler günü birlik sahilden Cruise un bir boy küçüğü kalkıyor fiyatı 75 sterlin rehberlik fiyata dahil zaten toplam Pariste harcanan saat 8-9 tabi ben buna katılmadım niye derseniz bende bilmiyorum keşke katılsaydım demek ki ruhen yorgunduk. Açıkçası yapılacak bir şehir değil tüm içtenliğimle söylüyorum bunu gezmek için gidilebilir Londraya 2 saat uzaklıkta küçük şirin bir yer ama özel olarak gidipte kalınacak tarzda bir albenisi yok doğrusu. En güzel özelliği kocaman marinasının olması ve bu marinanın uzun bir iskelesi var en uca gidip sırtınızı okyanusa doğru döndüğünüzde işte Ramsgate’in o guzel görüntüsü ortaya çıkıyor. Benim gözlemlediğim kadarıyla 9-10 tane Türk restoranı mevcut. Hani yemek sıkıntısı çekilince tek adres olarak gittiğimiz yerler işte Türk restoranları döner,köfte vb. yemekler var. Tavsiyem döner üstüne çili sosu koydurmanız tabi bizim dönerimiz kadar güzel değil ama hiç yoktan mideyi tutuyor. Kısaca,

    Ne Yapılır?

    - Yat limanında tam güneş olduğu zaman batımına yakın bir yürüyüş güzel olur.
    - Pegwell Bay plajında güneşlenebilirsiniz.
    - Dil eğitimi için(StLawrence College) gidecek öğrenciler için konaklama açısından 2 çeşit konaklama var biri yurt diğeri ise aile yanı konaklama (yurtu tercih edin neden diye sorarsanız daha çok milletten insanla tanışma ve konuşma olanağına sahipsiniz) – Geceleri sahil tarafında bir pubda ya da canlı müzik yapan bir cafede arkadaşlarınızla yada eşinizle keyif yapabilirsiniz.


    ( St. Lawrence College ah ne günlerdi )

     
  • floridian 18:21 on 02 June 2010 Permalink | Reply
    Tags: avrupa, , redlight,   

    Hollanda – Amsterdam 

    Amsterdama gitmeden önce arkadaşımla ülke seçme kavgasına girmiştik. Ben İrlanda diye bastırırken o diye bastırıyordu en sonda bu iş yazı turaya kaldı (ciddiyim). Gelen tura ile ülke belli oldu > . Gitmemize 1 hafta kalmıştı ve biz daha uçak bileti, otel rezervasyonu yaptıracaktık. Ne kadar otel varsa araştırdım zaten 1 hafta kala rezervasyon yapılırsa yer de zor bulunur. En sonunda tüm gecemi vererek şehir merkezine yürüme mesafesi olan bir otel buldum. Hotel Paganiniye rezervasyonu yaptırdıktan sonra sıra geldi uçak biletinede rezervasyon yapmaya.. Onuda hallettik ve THY ile 31 Ocak 2007’de havalanmaya başladık.

    Uçuşumuz yaklaşık 3 saat 55 dakika sürdükten sonra Schiphol hava alanına inişimizi başarıyla gerçekleştirdik gerçi uçakta biz dahil neredeyse 20 kişi vardı bu da bize garip gelmişti doğrusu. İnişte aslında tram(Amsterdam’ın tranvayı) kullanarak hava alanından çok rahat istediğiniz yere gidebilirsiniz çünkü Amsterdam çok büyük bir şehir değil. Biz tabi gittiğimizde bunu bilmediğimiz için hava alanının önünden Taksi beklemeye başladık bekledik diyorum çünkü epey uzun bir kuyruk vardı. Neyse sıra bize geldi Mercedes C serisi taksimize binip otelin yolunu tutmaya başladık. Bu arada tüm taksiler Mercedes yada Van. Taksicinin aynada duran taksi kimliği gözüme çarptı isimde Doğan yazıyordu ama biz Türkçe konuşmamıza rağmen arkadaşımla hiç ses etmedi. 20 dakika süren taksinin bizi otele götürmesi 40 euro tutmuştu. Otele giriş yaparken resepsiyondaki güzel hatuna ödememizi yaptıktan sonra odaya yerleştik.

    Televizyonu kurcalarken “Trt İnt”’i buldum onun üstüne bir Türk kanalı daha bulmuştum ama o sonra ortadan kayboldu. Arkadaşım clubber bir genç olduğu için Türkçe kanal kavgası yapmaya başlamıştık. Tabi bunlar hep şakasınaydı. Hadi etrafı gezelim dedim ve fırladık odadan kendimizi sokağa attık. Başladık yürümeye acıkmışızda kendimizi Leidseplein’de bulduk otel buraya 5 dakikaydı. Hemen Burger Kinge daldık ve biraz atıştırdık. Bu arada bu ülkede ot kullanmak serbest tabi bize uzak olsun. Gündüz 12 civarı yürürken bir coffee shop gözüme takıldı içerde daha günaydın demeden tüttüren insanlar vardı yazık tabi. Neyse Yemeği yedikten sonra Leidsepleinden aşağı doğru yürümeye başladık kendimizi bir anda o ünlü Dam Square da bulduk. O kadar yakın ki heryere yürüyerek gidebilmek mümkün. Dam Square’ı inceledikten sonra neyini incelediysek. Gitmeyenin bile duymuş olduğu Red Light District’e doğru yol aldık. Burada belki bilmeyenler vardır. Hayat kadınlarının konuşlandığı bir bölge devlet kontrolünde bir sex bölgesi. Kırmızı ışığı yananlarda kadın mavi ışığı yananlar erkekten kadın yaratma modeli.. Tabi burada dar sokaklar karsilikli tek odalı kadınların bulunduğu yerler ve her dükkan önünde insanlar.. Türk görmek çok mümkün hatta %100 görmek durumundasınız çoğunun ağzından çıkan laf “Vay a.q garıya bak”. Kadınlar 50 euro bu arada bilginiz olsun. Buradan ilerledikçe Red Light District’in meydanına çıkıyoruz bu meydanda canlı sex şovlar, dvd, pornografik ne ararsanız bulabilirsiniz. Aynı zamanda Central Station yolunda Sex Museum var giriş 3 euro ben madeni para verdim adama bana aynen şöyle dedi “burası manavmı” tabi bunun üzerine sussun diye kağıt verdik içeride işte sex’e dair aklınıza ne gelirse var canlı bir şey yok. Biz artık yorulduğumuz için dönüşte trama atlayıp 0.6 euro verip otelimize doğru gittik. Ertesi gün kalktığımızda hava buz gibiydi.

    Otelin hemen yanında Heineken Experience vardı. Burası ünlü Heineken biralarının nasıl yapıldığı, tarihsel gelişimi ve 2-3 simülatörün olduğu bir müze. Girişi 10 euro. İçerde 2 tane bedava bira içme şansına sahipsiniz. Mutlaka burayı görmelisiniz. Çıkışta küçük süs olsun diye bir gerçek olmayan bira şişesi veriyorlar. Heinekenden çıkışta gözümüze 2 kız çarptı daha doğrusu onlar bize doğru geliyorlardı. Floridalı kız, akşam partimiz var gelirmisiniz diye tanıtımını yapıyordu. Bizde zaten gece çıkacaktık. 5 nightclub’a götürüyorlar ve her club girişi 1 bira bedava ilk katılanlara 15 euro 2. katılanlara 10 euro. İsimleri PubCrawl. Saat 21:00’de Dan Murphys barda toplanıyorlar. Amaçları gelen turistleri Amsterdamın gece hayatıyla tanıştırmak. Sabah 05:00’e kadar non-stop eğlenceden sonra otelin yolunu tuttuk. Yürüyerek tabi. Amsterdamda istediğiniz gibi davranabilirsiniz. %100 güvenli bir şehir. Geçte farketsek otelin arka tarafında bir akşam yemeği restoran arama sevdasına dolaşırken bir sokak ve full Türk restoranları gördük. Hemen tabelalara bakarken “PATİLA” yazısı ve altında Börek-Baklava yazan yere girdik. İskender siparişimizi verirken sahibiyle muhabbete daldık. Gerçekten çok cana yakın bir kişiydi Türk tabi. Biz buraya abone olduk sabah kahvaltısı ve akşam yemeklerini Patilada yedik. Ünlü Vondelpark’a gittik ama bizi pek tatmin etmedi.

    Tamam güzel yeşillik doğa falanda bize göre bir şey yoktu. Amsterdamda zaten ben yerli nüfusu göremedim nerdeyse çoğunluk turist ya da başka ülkelerden çalışmaya gelmiş insanlar. Herkes İngilizce biliyor bu konuda hiç sıkıntı çekmedik. Otobüs şöföründen bisikletcisine kadar… Bisiklet diyince aklıma geldi Bisiklet pazarı resmen heryer bisiklet araba yok denecek kadar az gerçekten yok bisikleti olan yaşıyor orada. Herkesin bisikleti var. Kiralayıp ben bir Amsterdam turu yapacağım derseniz adresMac Bike. Hard Rock Cafe Amsterdamada uğradık tshirtlerimizi aldık. Bir gece Grand Holland Casinoya yolumuz düştü maksat gezmek ya içerisi epey dolu ve insanlar deli gibi poker, jackpot vs. oynuyor. Hemen yan tarafında Lido Show var. Dans gösterisi biz girmedik bizi kesmez diye. Amsterdamın en büyük gece kulübüne gittik. Yürümek bize artık koymuyordu.

    Rembrand Square’da Escape var buranın en büyük gece kulübü zaten bu squareda bir çok gece kulübü var. İsimlerini hatırladıklarım Smokeys, JV buraları öneririm. Escape bizi pek sarmadı girişimizle çıkışımız bir oldu zaten. Sonra bizim PubCrawl grubunu gördük yolda herkes artık kankaydı. Onlara katıldık ve o gecede epey eğlendik.

    Coffee Shoplar dediğim gibi ot satılyor. Belki inanmayacaksınız ama kekin içine bile koymuşlar çüş dedik artık ismi space cakebiz sadece neyin ne olduğunu öğrendik dikkat etmek açısından kesinlikle kullanmayınız. Bu Coff
    ee Shoplarda sadece bunlar değil normal olarak kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Espresso vs. normal bizim Starbuckslar gibi. Bu arada unutmadan orada Starbucks yok. Telefon kartı alın bu arada boş yere telefonunuzu yazdırmayın 10 euroya 8 gün konuştum gayet hesaplı. Turist infolardan edinebilirsiniz. XXX Amsterdam yazan hediyeliklere doğru yöneldik biz bu arada tshirt vs. ne bulduysak topladık.

    En önemlisini söylemeyi unuttum Madame Tassuad’a mutlaka ve mutlaka gidin giriş 20 euro çok eğleneceksiniz bizim yaptığımız karaoke görülmeye değer. İçeride Brad Pitt, Jennifer Lopez, DJ Tiesto vs. var. Hepsini yazmıyorum herkes var gidin görün o kadar … :) Tabi Amsterdamda biz kültürümüzü okşamak için Rijksmuseum a gidelim dedik. Girerken 10 euro bayıldık. İçeride valla ne yalan söyliyim ilgimizi çeken bir şey olmadı. Resimler falan vardı eski yıllara ait onun harici bana göre bir şey yok. Aynı zamanda Van Gogh Museum var. Rijksle aynı kulvarda yarışacak cinsten yok buna gitmedik Rijksden sonra müzelere karşı bizde bir antipati oluştu.
    Coffee Shop olarak Bulldog Cafe’yi öneririm. Oturup bir nescafe içip etrafı seyredebilirsiniz ya da bira ya da viski size kalmış.. Amsterdamın ünlü kanallarında kanal turu yapmak isteyip aynı zamanda akşam yemeği botta yeme olanağınız mevcut 45 euro bilginize. Yazın Amsterdam çok daha güzeldir buna eminim. Sporla haşır neşir gençler olduğumuz için bir akşam gözümüze sports cafe takıldı acıkmıştıkta girdik içeri yaklaşık saymadık zaten 50 tane televizyon her birinde farklı spor yayını “oh my god” dedim girince zaten. Yemekleri ve servisi yapan kız görülmeye değer mutlaka giderseniz bir akşam yemeğine uğrayın. 8 günlük Amsterdam tatilimi kısaca özetlemeye çalıştım. 8 gün Amsterdam için fazla bir süre 4 gün ideal çünkü tüm şehiri 2 günde çok rahat bitirirsiniz. Biz artık dönüş yoluna doğru bu sefer taksi yerine tramı seçerek Schiphol hava alanına doğru harekete geçtik… Mutlaka görülecek bir şehir Amsterdam…

     
  • floridian 18:20 on 02 June 2010 Permalink | Reply
    Tags: , avrupa, gemi seyahati,   

    İtalya – Trieste 

    Bir yaz akşamı İstanbuldan Çeşmeye gitmek için yola koyulduk çünkü İtalyaya bu sefer uçakla değil Cruise ile gidiyoruz ! Çeşmeden hareket eden gemimiz ile 2.5 gün süren yorucu seyehatimiz sırasında bol bol yemek yeme ve masa tenisi oynama ile geçti.. Aynı zamanda gemide Digitürkten Adriatik denizi üzerinden Süperlig maçlarını izlemekte bir o kadar zevkli idi. 2.5 gün sonunda limana yanaşırken Triestenin nasıl bir şehir olduğunu limandan şehirine bakarak anlamaya çalışıyorduk.

    Tabi anlaması o anda mümkün değildi çünkü boş bir sokak ve “STOP” yazan bir yazı vardı. Sokakta insanlar yoktu ve birden abi biz boşa mı geldik muhabbeti yaptık. İner inmez birer city guide alıp en çok ziyaret edilen Miramare Şatosuna doğru yola koyulduk… Miramarenin görünümü gerçekten çok güzel tamamen doğal ve içerisinde ufak su yolları var aynı zamanda güzel bahçesini görmeden dönmek ayıp olur. Bu şato harici bir de San Guisto şatosu var. Biz gitmedik ama Miramare ile aynıdır diye düşünüyoruz. Siz gidin halka açık çünkü bu şatolar. Trieste kanalınıda mutlaka ziyaret edin diyeceğim ama demiyorum mecbur ziyaret ediyorsunuz zaten.. Triestenin fazla bir özelliği yok çünkü şehir küçük tamamen tarihsel bir yapı ve geleneği var.

    Bir çok kilisesi var. En ünlüleri Ortodoks klisesi olan Holy Trinity ile Basilica San Silvestro kiliseleri.. En güzel yanı alışveriş için tüm İtalyan dizayner mağazalarının oluşu ve fiyatlarının diğer şehirlere göre daha ucuz olması! Tavsiyem tüm markaların bir çatı altında satıldığı dükkanlardan alışveriş yapmanız. Paul&Shark; mağazası ülkemizdeki fiyatların altında ilgilenenler kaçırmasınlar.. Aynı zamanda güneş gözlükleri eşsiz ucuz 1 alana 2. si bedava kampanyaları var ünlü markalar için istediğiniz modeli bulabilirsiniz. Alışverişimizi biz burada noktaladık ve acıktık ve atıştırmak için birşeyler almak istiyoruz Marcado Coperto bizim için o an en iyi seçenekti. İçeride ne ararsanız bulabileceğiniz bir market ve gittiğinizde yaşlı bir amca vardı bizden selam söyleyin tabi hala varsa… Geceler Geceler diye giyinip fırladık sokaklara gene kimse yok bir tek biz varız. En güzel yaptığımız şey ne kadar gece kulübü varsa gezmek hepsine gittik beklediğimiz gibi değildi ama kötüde değildi.. Tor Cuchernaya girdik. İçeride eski bir hava vardı. Eski hava derken kalenin içinde olduğu için bize öyle geldi. Birşeyler içip başka bir yere gittik adı Tea Room. Biz gene acıktık tabi. Buraya gelmişken panini yemeden yemeden döneni ayıplarlar. Hemen siparişleri verdik hesap biraz kabarık geldi ama neyse.. Artık bizim gitme vaktimiz gelmişti.

    Limandan ayrılırken arkadaşlarla bu şehirin kafa dinlemek için eşsiz bir yer olduğunu konuştuk gerçektende öyleydi. Fazla kalınacak bir şehir değil ama. 2 gün yada 3 gün.. Biz 3 gün kaldık ve memnunda kaldık. Tabi 3 gün kalıp 5 gün yol çekmek hiç önermiyorum Cruise dedik eğlenceli olur bize daha çok yorgunluk oldu… Uçakla gidip buradan Milan, Venedik’e geçerseniz güzel bir İtalya tatili yapmış olursunuz.. Ciao..

     
  • floridian 18:18 on 02 June 2010 Permalink | Reply
    Tags: avrupa, , hollanda,   

    Hollanda – Dordrecht 

    Yolumuz bu sefer Rotterdam – Dordrechte düştü.. Amsterdam gezimizin içinde olan bu küçük kaçamak bizlere adam gibi yemek yeme imkanı sağladı açıkçası.. Central Stationdan (Amsterdam-Dordrecht) hattına binmek için harekete geçtik. Biletlerimizi aldıktandan sonra (16eur) trene attık kendimizi.. Yolculuğumuz yaklaşık 1.5 saat sürdü. Trende öyle ana baba kalabalık değildi tek tük doluydu koltuklar. Giderken o ünlü yel değirmenlerini izlemek bizim için çok eğlenceliydi. Muhabbete öyle bir dalmışız ki Dordrechte gelmiştik bile.. İndiğimizde havanında etkisiyle kendimizi yemek için bir yere attık.. Çünkü hava soğuktu. Girdiğimiz yer Türk restoranıydı adı Babylon Eet Café. İçerisi gerçekten çok güzel dekor edilmiş ve yemekleride bir o kadar lezzetli idi. Çok güzel şekilde hazırlanmış köftelerimizi yiyip başladık muhabbete sahipleriyle.. İçerdeki insanlar cana çok yakınlar. Yolunuz düşerse mutlaka ziyaret etmeyi unutmayın. Hem barda biseyler yudumlayıp hem de yemek yemek için çok güzel bir yer Babylon Eet Cafe.. Biz çok memnun kaldık.. Gerçi biz Pazar günü gittiğimiz için bir çok yer kapalıydı ama olsun gerçekten çok güzel vakit geçirdik. Küçün bir yerleşim olmasına rağmen insanlar çok cana yakınlar. Dordrechte trenden indikten sonra karşıya geçip düm düz yürüdükten sonra kendinizi büyük meydanda bulacaksınız burası işte Dordrechtin atar damarı.. Babylon hemen sağda kalıyor.. Biz günü birlik gidip geri Amsterdama geldik. Bu yüzden yazım bu sefer kısa oldu.. Dönüşümüz yaklaşık 1 saat sürdü nedense onu bizde anlamadık ama günü birlik gidişimiz gerçekten buna değdi. Giden bilir..

     
  • floridian 18:17 on 02 June 2010 Permalink | Reply
    Tags: , avrupa, barselona, , katalunya,   

    İspanya – Barcelona 

    Kendimizi sahillerinin en güzel liman şehirlerinden birisi olan ’ya giderken bulduk.2 saatlik bir rötar sonunda uçağımız havalandı , yaklaşık 1-1 buçuk saatlik uçuştan sonra uluslar arası havaalanına indik.Ufak bir bavul probleminden sonra taksi ile şehir merkezinde bulunan otelimize doğru hareket etmeye başladık. Yaklaşık 20euro taksiye para verdik. Place de Catalunya yani ’nın tam merkezindeyiz. Barca çok büyük bir şehir değil, her yere ulaşım yeterince kolay.

    Taksilerin bir çoğunda GPS yok ama hemen hepsi gideceği yeri çok iyi biliyor ama yine de İngilizce bilmiyorlar yada bilip de konuşmuyorlar (Havaalanındakiler dahil olmak üzere). Biraz İspanyolca yoksa işin taksicilerle anlaşma kısmı biraz zor gözüküyor. Otelimiz Ciutat Vella, post modern dizayn edilmiş bir otel ve şehirin tam merkezinde küçük bir otel, gayet başarılı ve yardım sever bir frontdesk’e sahip.

    Otelimize bavullarımızı bıraktık ve hemen aç karnımızı doyurmak için açık bir yer aramaya başladık. Rötardan sebeple gece 12yi bulmuştu ve günlerden pazartesiydi. Açık yer bulmak oldukça zor olacaktı ki hemen Burger King bulduk, daldık içeri. Öğle saatlerinden beri aç olan midemizi doyurduk ve hemen 50 metre ilerideki Hard Rock Cafe’ye geçtik,eğlenmeye gelmiştik bu sıcak şehire. Birer içecek aldıktan sonra yorgunluğumuzu üzerimizden atmak için otel geri donduk sabah erken kalkmak için birbirimize söz verdik(Normalde öğleden önce kalkan yok aramızda).

    Ertesi gün oldu, tabi bizim erken kalkma olayı da her zamanki gibi yalan oldu.Sebebi çok basit keyfimize düşkün adamlarız. Öğle saatlerinde kalktık duş aldık hazırlandık ve şehir turuna başladık.Atladık bir taksiye, Sagra de Familia’yi görmeye gittik.Burası bildiğiniz bir kilise ama tarihe bitmeyen kilise olarak geçmiş.1800’lerde yapmaya başlayan Gaudi ön cepheyi yaptıktan sora bi kazada hayatini kaybetmiş ve kilise öylecene kalmış sonra gelenler ise yavaş yavaş yapmaya başlamış kilise bugüne kadar yapım aşamasında kalmış.Gezdik gördük, daha da bitecek gibi gözükmüyor. Bitirilememesinin sebebi de tarihi yaşatıp turist çekmek desek yalan olmaz. Biletlere 5euro öğrenci,10euro yetişkin olmak üzere para veriyorsunuz. Şehirin simgesi haline gelmiş bir kilise. Bu kilisenin tarihi ile ilgili ilginç bir not daha; Bu kilisenin en yüksek noktası 169 metre bunun sebebi ise oranın en yüksek dağının 170 metre olması ve yapanların tanrı’nın yarattığından daha yüksek bir şey yaratmak istemeyişleri…

    Sagra da Familia’yı gezdikten sora bu şehirin bi diğer önemli yeri de Christoph Colomb heykelinin bulunduğu liman bölgesine gitmeye karar verdik. Bu bölgede bir marina ve alışveriş merkezi bulunuyor.Gerçekten diğer şehirlerinin yanında ucuz bir yer. Aynı zamanda bu alışveriş merkezinin altında tapaslar var.Biranızı içip denizi ve insanları seyredebileceğiniz restaurant bar tarzı mekanlar.Burada dikkatinizi çekecek olan bir şey vardır ki oda marina ve limanın üstünden geçerek Montjuic dağına ulaşan bir teleferik. İlk günün sonunda yeterince zamanımız olmadığı için teleferik gezisini ertesi güne bırakmaya karar verdik ve La Ramplas‘dan otelimize doru yürümeye başladık.Bu cadde bizim istiklal caddesine benziyor.Sağlı sollu dükkanlar olan liman bölgesinden Place de Catalunya’ ya kadar uzanan bi cadde. Bu caddeyi arşınladıktan sonra meydan tarafına tekrar geri dönmüş olduk. Bu kadar gezintiden sonra karnımız her zamanki gibi acıktı. Oradaki restoranlara göz gezdirdikten sonra oranın en eskilerinden birisinde karar kıldık.Y emekten sonra otel de ufak araştırmalara giriştik ve sora geceye hazırlanmaya başladık.Tavsiye üzerine Cherry Pop isminde ünlü dedikleri bir gece kulübüne doru yola koyulduk bu yer Nou Camp yakınlarında bir mekan ancak şansımız yoktu ki kapalıydı biraz moral bozukluğunun ardından otele dönüp muhabbetle geceyi geçirdik.

    * Geceleri dikkat edilmesi gereken bi önemli La Ramplas üzerinde kendi showlarını sergileyen insanları izlerken dikkatli olun!! Dikkatten kasıt cepçilik.

    Ertesi gün dünyanın önde gelen futbol takımlarından birisi olan FC Barcelona ‘nın stadyumu Nou Camp’ ı ziyaret’e gittik gerçekten çok güzel bir stad. Ülkemizde rastlamadığımız şekilde size stadın her noktasını;soyunma odalarından yeşil sahaya, basın tribününden şeref tribününe, localardan müzesine kadar her yeri bir güzel gezdiriyorlar. Stad turunun ardından bir önceki gün yapamadığımız teleferik gezisini yapmaya karar verdik ve taksiye atladığımız gibi kendimizi uzun bir kulenin dibinde bulduk. Taksici yukarıya çıkmamız gerektiğini ve oradan teleferiğe binebileceğimizi söyledi ve bizde aynen öyle yaptık.Tüm şehri yukardan görmenize imkan veren bir tavsiye ederim.Teleferiğin gittiği dağda çok güzel bir manzaraya karşı birer içkimizi içtikten sonra çift yön biletimiz yanmaması için aynen geri döndük ama size bir diğer tavsiye biletinizi tek yön alin ve oraları biraz gezinin.(Teleferik belli bir saate kadar çalışıyor). Teleferikten dönüş yolumuzda turist haritalarında özellikle görülmesi gereken bir mekan olarak lanse edilmiş Aquarium var. Bizde merakımıza yenik düşüp 17euro verip girip bakalım dedik ancak balıklar çok da ilgimizi çekmedi(Balık gibi biz atladık aslında). Verdiğimiz paraya pekte değmedi açıkcası. Oradan sonra taksiyle otelimize geri döndük sebebi çok açıktı akşam yemeğinde Türkiye’den turla gelen arkadaşlarımız ile olacaktık hazırlandık ve arkadaşlarımızla buluşup az önce bahsettiğim restorana tekrar gittik. Bu mekanda San Gria içmenizi öneririm, bu konuda son derece başarılılar nede olsa yerel içkileri. Bu arada San Gria , özel yapılan bir kokteyl; şekerli ve çok hoş bir tada sahip ama yinede yavaş için çarpıyor,test edildi onaylandı.

    Biraz daha muhabbet devam etti ve akşamın ilerleyen saatlerinde otele döndük,gece daha yeni başlıyordu.Günlerden Çarşambaydı ve bi yerlerde mutlaka bi organizasyon olmalıydı. Cherry Pop da Erasmus Party olduğunu duyduk şansımızı tekrar denedik ancak mekan yine kapalıydı. Nedendir bilinmez boyunca 3-4 defa bu mekanın kapıları kapalı cıktı karşımıza ama eğlenmeye iyice odaklan
    mıştık taksici bizi güzel bi mekana götürebileceğini söyledi ve bizde tavsiyesine uymaya karar verdik.Liman tarafında Shoko adında güzel bi gece clubüne gittik.Herkes eğlencesine dalmış, deli gibi eğleniyordu aradığımızı sonunda bulmuştuk. Locamızı alıp eğlenmeye başladık. Bu süreçte bir kaç bayan arkadaş bulup bize eşlik etmelerini rica ettim, tabiri caizse anında damladılar masaya  Geç saatlere kadar içtik ve eğlendik o kadar içkinin bir sonucu da sarhoş olmak tabiî ki…O halde otele döndük ve eğlencemiz oteldede sabaha kadar devam etti…..

    * ’dada gece clublerin de biraz uyanık olmanız gerekiyor eğer clublerin konsomatrisleri gelirse yanınıza yandınız; hesabi gömüyorlar ve gidiyorlar.

    Perşembe sabahı olmuştu dönmemize sadce 1bucuk gün gibi kısa bi süre kalmıştı ve bu şehir de hiç alışveriş yapmamıştık. İşte bugün o gündü ya da o gün bu gündü (aynı şey)…Alışverişe gittik,birçok yere girdik çıktık, cüzdanları boşaltıp ellerimizi doldurduk.. Akşam saatleri olmuştu bu kadar alışveriş yeterliydi. Aldıklarımızı odaya bırakıp arkadaşlarımızla HardRock Cafe de akşam yemeğine oturduk. Hoş sohbet muhabbet derken gece yarısı oldu tekrar. Shoko’ya bi ziyaret daha yapıp yapmama konusunda kararsızdık ama ertesi gün yolculuk vardı, kendimizi fazla zorlamanın da anlamı yoktu.Biraz daha içtikten sonra otele donduk .

    Ertesi gün ufak bi toparlanma duş ve ardından havaalanı ve dönüş macerası başladı…

    Buğra tarafından yazılmıştır.

     
  • floridian 18:09 on 02 June 2010 Permalink | Reply
    Tags: avrupa, , , yaz okulu   

    İngiltere – Cambridge 

    Uzun seneler önceydi, seyahatlerimde Cambridge’yi görebilme imkanı bulmuştum. Unuttuğum bir çok şey olabilir hatırlamak mahiyetinde bir kaç kaynaktan hafızayı kuvvetlendirici yerlere bakarak kendime bir taslak çıkardım. notlarımı yazmak için açıkçası üşeniyorum zaman bulursam onu da yazacağım. İlk başta Cambridge’yi nasıl bilirdiniz derseniz; üniversiteler şehri olarak bilirdik diye cevap veririz. Düşünelim ki ’dasınız ve Cambridge’ye gitmek istiyoruz. En kolayı trenle gitmek hızlı trene binerseniz sizi 45 dakikada götürür King’s Cross undan oradan kalkıyor. Çünkü trenler 2 noktadan kalkıyor diğeri ise Liverpool caddesi.

    Liverpool caddesinden kalkan tren yaklaşık olarak 75 dakika sürüyor King’s ‘e göre daha ucuz! Tube’e binip Cambridgeye geliyoruz ilk gördüğümüz bisiklet çılğınlığı! Çünkü öğrencilerin nüfusu çok fazla ve yerlileri de bisiklet kullanıyorlar. En görkemli yapı King’s College Chapel kesinlikle görülmeye değer mimarisi bakımından Cambridgenin bana göre en güzeli! Sabah 9:30′dan Akşam 15:30′a kadar açık. İçeriye giriş yetişkinler için 4.50 sterlin öğrenci ve çocuklar için 3 sterlin ödemek zorunda. Buradan ayrıldıktan sonra Queen’s College’a geçiyoruz tarihine bakacak olursak iki kraliçe Margaret of Anjou ve Elizabeth Woodville tarafından kurulmuştur adının neden Queens olduğuda ortada! Buradan Matematiksel Köprüye’de geçebilirsiniz biz gitmedik. Müze görmeden olmaz değil mi ? Doğruca The Fitzwilliam Museum’a gidiyoruz.Cambridge_niversitesi

    Yıllık ziyaretçi sayısı 300.000 çokta değil aslında. 1816 yılında kurulan müzenin konseptini antikalar ve sanat eserleri oluşturuyor bu arada giriş bedava! Fitzwilliam Cambridge Üniversitesine bağlı bir müze gitmek isterseniz yeri Trumpington Caddesindedir. 1 saatinizi almaz gezmek biz bu müzedende çıkıp başka müzelere gitmekten vaz geçiyoruz ama ben illaha gideceğim diyorsanız size alternatif olarakKettle’s Yard, The Sedgwick Museum of Earth Sciences, The University Museum of Zoology, The Folk Museum ları önerebilirim ben gitmedim ama gidenlerdende kötü birşey duymadım. Aramızda illaki botanik sevdalıları vardır işte şimdi söyleyeceğim yer tam size göre “The Backs” arkasına nehiri ve universiteleri alan bahçelerden oluşuyor görülmeye kesinlikle değer. Ben hızımı alamadım bir kaç daha doğa harikası görmek istiyorum diyorsanız buradan çıkışta Cambridge Üniversitesinin Botanik Bahçeşesine gitmenizi öneririm bir kaç saat burada vakit geçirerek kendinizi dinleyebilirsiniz. Kanallardan oluşan bu bahçe görmeden gidilmeyecek bir yer diyebilirim.

    Sanırım yazın 2.50 sterlin ve kış aylarında Kasımdan Şubata kadar bedava! Buradan da ayrılıp Great St Mary’s Kilisesine geçiyoruz. Çan kulesine çıkmak isterseniz 2.50 sterlin biz çıkmadık ama aklınızda olsun. Bunların haricinde ne yaparız diyebilirsiniz sonuçta gezilecek ana yerler aşağı yukarı yazmış olduklarımdır. Kitap tutkunuysanız Cambridge’nin her yerinde kitap dükkanları var ve kütüphanenize yeni eserler katabilirsiniz. Yazın ziyaret edecekseniz 6 sahneden oluşan Cambridge Shakespeare Festivaline katılabilirsiniz. 2826415-The_River_Cam_surrounds_the_town_of_Cambridge-CambridgeBenim en zevk aldığım Puntingyapmaktı! Kanallardaki sandallara binerek kalabalıktan uzak kafa dinlemek için bire bir! Eğer tur şeklinde binecekseniz 10 sterlin ama bence kendiniz binin çünkü daha zevkli saati 10 sterlin hafta sonları ise 14! Ben bir kaç hediye almak için caddelerin her yerinde konuşlanmış olan dükkanlara girerek biblo, magnet vb. bir kaç hediye aldım bunları bulmanız çok kolay çünkü her yerde “souvenir shop” adında görebilirsiniz. Biz hediyelerimizi de aldıktan sonra acıktık ve Tatties adında bir cafeye girdik çok güzel sandviçleri ve kahveleri var aynı şekilde Savinos’da kahve içip Cambridge’yi tartışmak için güzel bir seçim diyebilirim.

    Biz daha fazla duramıyoruz çünkü ’ya dönmemiz gerekiyor bir sonraki seyir’de görüşmek üzere.

     
c
compose new post
j
next post/next comment
k
previous post/previous comment
r
reply
e
edit
o
show/hide comments
t
go to top
l
go to login
h
show/hide help
esc
cancel